>

Eski AK Partili Günay: Partili Cumhurbaşkanlığı bölünmüşlüğü tetikler

Posted By on 19 Aralık 2016

AK Partili eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, başkanlık tartışmalarına dair “Tarafsız Cumhurbaşkanı bütünlüğün güvencesidir. Partili Cumhurbaşkanı bu güvenceyi sağlayamaz, kutuplaşmayı arttırır, bölünmüşlüğü tetikler” yorumunu yaptı. Günay, 2007’de katıldığı AK Parti ile bugünkü iktidar partisi arasında sadece bir isim benzerliği olduğunu, başka bir benzerlik olmadığına dikkat çekti.

Cumhuriyet Halk Partisi’nde (CHP) 1970’lerden 1990’lı yıllara kadar farklı kademelerde siyaset yaptıktan sonra 2000’li yıllarda AK Parti’ye geçen ve bir dönem Kültür ve Turizm Bakanlığı yapan Ertuğrul Günay, yeni anayasa, Olağanüstü Hal (OHAL), Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK), Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekilleri ve Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) belediye eşbaşkanlarının tutuklanması ile başkanlık konularında yaşanan tartışmalara dair dihaber’in sorularını yanıtladı.

* Türkiye, 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana birbiri ardına önemli gelişmelere/olaylara sahne oldu. Geride bırakılan süreci bugün nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye, 7 Haziran’da çok önemli bir imkanı heba etti. Yeni bir iktidar, hukuk devleti ve demokrasi alanında umutlu adımlar atabilirdi. Ancak MHP’nin uzlaşmaz, CHP’nin de 35 günü asılsız görüşmelerle tüketen aşırı uzlaşmacı tutumu, bu olanağı yok etti. Türkiye, kasıtlı olarak gerginliklere, güvensizliğe ve bu ortamda sonucu baştan belli yeni bir seçime sürüklendi. Oysa en azından CHP, süreci baştan deşifre etse ve kendisine hükümet kurma görevi verilmediği için yeni bir seçime katılmayacağını açıklasaydı, sanıyorum 1 Kasım senaryosu bu kadar kolay sahneye konulamazdı.

* Geçmişte bakan olarak yer aldığınız AK Parti Hükümeti ile bugünkü AK Parti arasında ne fark var. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası hükümetin, ülkeyi OHAL ve çıkarılan KHK’ler ile yönetmeyi sürdürmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

2007’de 27 Nisan muhtırası sonrası darbeci arayışlara karşı çıkarak katıldığım Adalet ve Kalkınma Partisi ile bugünkü iktidar partisi arasında sadece bir isim benzerliği var. Başka bir benzerlik yok gibi. AK Parti, 2002’den 2012 sonuna kadar AB üyeliği, çoğulcu demokrasi, hukuk devleti konularında önemli ve olumlu adımlar attı. Oysa şimdi bütün bu kavramlarla neredeyse savaş ediyor. Bu bir anlamda kendini inkardır.

*Demokratik bir Anayasa yönündeki toplumsal talebe ve bu yönlü geçmişte yapılan kimi çalışmalara rağmen, CHP ve HDP dışta tutularak, AK Parti -MHP ittifakıyla yapılmak istenen ve kısmi olarak da yansıyan anayasa değişikliği ile demokratik bir sistem yaratılması mümkün mü?

AK Parti’nin 2002’den bu yana hemen bütün seçim bildirgelerinde, resmi belgelerinde Anayasa’nın katılımcı bir süreçle ve büyük bir toplumsal mutabakatla yapılacağı yazılıyor. Oysa şimdi Anayasa değişiklikleri, kendi kongresini savuşturmaya çalışan bir partinin desteğiyle Meclis’ten ve kıl payı bir çoğunlukla da olsa referandumdan geçirilmeye çalışılıyor.

* “Partili Cumhurbaşkanlığı” olarak adlandırılan yeni yönetim modeli ile 12 Eylül’ün izlerinin silinmesi olası mı, ya da böyle bir niyet var mı?

Partili Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin yarım asır önce terk ettiği bir sistem. Demokrasiye geçmeden öncenin ve geçiş döneminin ilkel deneyimleri. Şimdi yeniden bu sisteme geçmeye çalışmak Türkiye için çok tehlikeli. Çünkü Türkiye, derin toplumsal gerginlikler, duygusal kopuşlar, çatışmalar yaşayan bir ülke. Böyle etnik ve inanç ayrılığı sorunları yaşatan bir ülkede siyaset zaten taraflılığı, parçalı yapıları temsil ediyor. Cumhurbaşkanının bu parçalardan birini değil, bütün ülkeyi ve bütün milleti temsil etmesi gerekir. Bu açıdan tarafsız Cumhurbaşkanı bütünlüğün güvencesidir. Partili Cumhurbaşkanı bu güvenceyi sağlayamaz, kutuplaşmayı arttırır, bölünmüşlüğü tetikler.

* Meclis’in 3’ncü partisi olan HDP’nin, eş genel başkanları ile 10 partili vekilinin yanı sıra DBP Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel’in tutuklu olmasını siyaseten nereye oturtuyorsunuz?

Türkiye, yaşadıklarından ders çıkarmayı bilmeyen bir ülke. O yüzden demokrasimiz olgunlaşamıyor; yaşadıklarımızı yeniden yaşıyoruz. Seçilmiş milletvekillerinin Meclis’ten çıkarılmasını 90’lı yıllarda yaşadık. Sonuçlarını da gördük. Toplumsal barışa katkı yapmadığını, demokrasi karşıtlarının işine yaradığını, sorunları derinleştirdiğini gördük. Şimdi yine aynı yanlışlar yapılıyor; hem üzüntü, hem kaygı duyuyorum.

* Milletvekillerinin yanı sıra Ahmet Türk gibi Kürt siyasetçilerinin tutuklanması ve belediyelere kayyum atanması, devletin Kürt sorununa dair 40 yıldır izlediği politikalardan farklı mı sizce? Ne tür sonuçlar doğurur?

Ahmet Türk, 40 yıldır tanıdığım bir siyaset adamı; 1977 meclisinde beraber bulunduk. 12 Eylül döneminde de büyük haksızlıklar yaşadı. Buna karşılık Türkiye’ye bağlılığını ve demokrasiye inancını yitirmedi. Onun gibi her dönem demokrasiye inancını kanıtlamış yurttaşlarımızın siyasi iktidar ve devlet tarafından önemsenmek yerine haksızlığa uğratılmasının ülkeye de, kimseye de yararı olmaz.

* Hak ve özgürlükler, insan hakları, basın-yayın özgürlüğü gibi demokratik çerçeveyi belirleyen alanlarda yaşanan gerilemelerle size göre son dönemde dünyaya nasıl bir Türkiye fotoğrafı yansıyor?

Dünyaya yansıyan Türkiye fotoğrafı -ne yazık ki- iç karartıcı. İktidar çevreleri dışarıya öfkelenmek yerine, ‘nerede hata yaptığımız’ üzerinde düşünse, özeleştiriden bu kadar kaçmasa, işler bu kadar zorlaşmaz ama öyle bir niyet belirtisi yok.

* Bakanlığınız döneminde bir bakıma Türkiye’nin Avrupa vizyonunu oluşturmaya çalışan bir isim olarak, bugün ülkeler arası diplomasi de, son dönemde kendini iyiden iyiye hissettiren ve bazı çevrelerce betimlenen “kabadayı” üslubu nasıl yorumluyorsunuz?

Benim görev yaptığım yıllarda dünyada yükselen bir Türkiye imajı vardı. Örneğin, bizim Bakanlık 2011’de, “Avrupa’nın En İyi Turizm Organizasyonu” seçilmiş, uluslararası ödüller almıştı. O hızla tüm Türkiye’de yeni atılımlara, yatırımlara girişmiş, Antep’ten sonra, Van’da, Urfa’da, Hatay’da yepyeni müzelerle Doğu- Güneydoğu’yu dünyada Endülüs gibi özel bir turizm bölgesi yapmanın hayallerini kurmuştuk. Şimdi turizmin hali içler acısı. Dünyadan binlerce tarihi eseri yeniden ülkemize getirmiştik, kavgasız, mahkemesiz, uygar diyaloglarla. Şimdi dünyayla kavga eden bu yeni üslup ne diplomaya sığıyor, ne diplomasiye.

* Türkiye’nin hem içte hem de dışta yaşadığı siyasi krizin kaynağında ne yatıyor, bu krizin atılacak hangi adımlarla son bulması mümkün?

Ülkenin bu acıklı hali ile ilgi iktidara da, muhalefete de çok şey söylenebilir elbette. Ülkeyi yönetme iddiası taşıyanların sorumluluğu taşıması da normaldir. Ama bence geldiğimiz bu noktada, siyasetten de önce, birinci sorumluluk hukukun. Daha doğrusu hukuku uygulama yetki ve görevi taşıyanların. Ben de hukuk eğitimi almış bir insanım, o bilgiyle de söylüyorum. Türkiye’de hukuk her dönem bir ölçüde siyasallaşmıştı. Ama son on yılda bu siyasallaşma kabul edilemez boyutlara vardı. Bunun bedellerini ödedik, ödemeye de devam ediyoruz. O nedenle, AB ölçütlerine uygun bir hukuk devleti anlayışını içselleştirmeyi her şeyden önce ve öncelikli sayıyorum. Boşuna dememişler: Adalet mülkün/devletin temelidir, diye. Adaletin terazisi bozulunca her şeyin ayarı bozuluyor.

Bir Cevap Yazın